Sidebar

24
Çrş, Nis

'İçeride' gazeteciler olduğu sürece, 'dışarıdaki' gazeteciler, gazeteciliğin yargılanmasına gübre taşıyanları da hatırlayacaktır.

Yapısal değişikliğin adım adım tamamlandığı “Yeni Türkiye”de hukuk rejimi “Tek”liğe rücu ederken, “Silahlı terör örgütüne üye olmamakla birlikte…” suç tanımı, gayya kuyusu işlevi ile bu toprakların evrensel birikimini  yutuyor.

“Millet” tanımına giren yüzde 50’nin dışında kalanların itirazları nasıl ki suç olarak gösteriliyorsa, yandaş medya tanımı yerine özdeş medya tanımını hak eden televizyon ve gazetelerin dışında gazetecilik yapanlar da aynı muameleyi görüyor.  Bu bağı kurabilenlerin ağırlıkta olduğu bir kalabalıktı Cumhuriyet Gazetesi davasını takipçileri.

En kaba haliyle ortadan ayrılmış iki toplumlu Türkiye, başka emsal davalarda olduğu gibi Cumhuriyet Gazetesi davasında da ahvalini görebiliyor. İhbarcılık mekanizmasının kadimliği bir yana, esnafın, muhtarların muhbirliğe koşulduğu cari durumda, bu davanın iddianamesine bakarken unutulmaması gerekenler var.  Bazı gazete çalışanlarının, gazeteciliğin yargılandığı iddianamede “tanık” sıfatıyla yer alması,  en hafifinden durumdan “çıkar” devşirme, en ağırından ise “mesleğini hançerleme” olarak yorumlanabilir. Zira haber kaynağını açıklamamak, açıklamaya zorlanmaya itiraz etmek nasıl en temel meslek etiği ise, böylesi bir iddianamede yer almamak da aynı etiğin bir parçasıdır.

Cumhuriyet Gazetesi yönetici ve çalışanlarının gözaltına alınmasından iki ay önce ( 22.08.2016) İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na ifade veren Cem Küçük’ün beyanlarının yer aldığı,  “FETÖ” üyeliği ile yargılanan bir savcının bir dönem soruşturmasını yürüttüğü bu dosyada “tanık” olarak yer almak, bireysel beka içinse eğer, mesleki bekanın ahvaline dair bir fotoğraf veriyor bize.  Aynı iddianamede yer almanın “zül” sayılmadığı yarılmada gazeteciliğin payına da bu düştü.

Cem Küçük’ün “…Yine PKK lehine çok ciddi yazılar bu gazetede çıkmaya başladı. Yayın politikası Türkiye Cumhuriyeti hükümetini zor durumda bırakmaya yönelik olmaya başladı” beyanıyla, gazetenin muhabirlerinden ve aynı zamanda sendika yöneticisi Ali Açar’ın “… bir Atatürkçü olarak kendisinin de PKK ve özellikle Kandil haberlerinden rahatsızlık duyduğu”  beyanı arasında,  KHK metinlerinin meşhur kelimesi ile anlatırsak bir “iltisak” bulunabilir mi?

Sansürün kaldırılışının yıldönümüne denk gelen Cumhuriyet Gazetesi davasında, özetlenmiş hali ile okunan iddianamenin bütününde tarihe düşülecek çok not var.  Hayat unutturmuyor zira. “İçeride” gazeteciler olduğu sürece, “dışarıdaki” gazeteciler, gazeteciliğin yargılanmasına gübre taşıyanları da hatırlayacaktır.

Sosyal medyanın yaygınlaşmasıyla hayatımıza daha da giren “Arşivler unutmaz” dili değil kastettiğim.  Gazetecilik unutturmuyor. Cumhuriyet’in yayın çizgisinin yargı konusu yapıldığı bir davada manşetleri, haberleri suç olarak görmek, gazeteciliğe dair “Tekçi” anlayışın bir tezahürü. 

Ağır dönemlerin saflaştıran etkisi gazeteciliği ve gazetecileri de sınıyor. Cumhuriyet Gazetesi davası bu açıdan meslek içi bir hesaplaşmayı da barındırıyor. Mesleki olarak hangi değerlerin, ilkelerin safında yer alacağız?  Yağmurdan Önce filminin meşhur repliği  “Gökyüzüne bak.  Yağmur yağacak!”taki gibi; ya çamura bulanacağız ya arınacağız.